Ekonomik Kötü Gidişe Çareler Aranıyor

0

Ekonomik Kötü Gidişe Çareler Aranıyor

Millî Şef dönemi, ekonomik manada çok sıkıntılı dönemler geçirmiştir. Ülkenin durumunu ağırlaştıran nedenler çok olmakla birlikte, temelde iki önemli etken üzerinde durmak mümkündür. İlki, yüzyılın başlarından itibaren Türkiye’nin yaşadığı siyasal, askerî, toplumsal ve ekonomik koşullardır. Millî Şef dönemine gelinceye dek, yıkılma sürecine girmiş İmparatorluğun iflas etmiş maliyesi, Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve nihayet Kurtuluş Savaşı ile uğraşmak zorunda kalan bir ülke söz konusu olmuştur. İşgücü potansiyeli savaş meydanlarında kaybedilmiş, ülke işgal altına girmiş ve yurdun büyük bir bölümünde ticari faaliyet durmuş veya ekonomik değerler zayıflamıştır. Bu derece zor şartların sonunda kurulan yeni Devlet, ekonomik sorunların üstesinden gelebilmenin yollarını aramışsa da, başarının kısa sürede sağlanabilmesi mümkün olmamıştır. Durumu ağırlaştıran bu koşullara İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı darboğazlar da eklenince, Millî Şef döneminin ekonomik sıkıntıları iyice belirginleşmiştir.

Dönemin konuyla ilgili düzenlemelerine geçmeden önce, Tek Parti iktidarının ekonomik politikalarına değinmekte fayda vardır. Kuşkusuz, söz konusu politikaların belirlenmesinde ulus-devletleşme amacı belirleyici olmuştur. Millete dayanacak olan yeni devlette, ekonomik hayatın da millîleştirilmesi arzulanmıştır. Bu politikalar, İttihat ve Terakki iktidarı döneminden itibaren sürdürülmekteydi ve Millî Şef döneminin bu anlamda bir farklılığı olmamıştır. Fakat İkinci Dünya Savaşı’nın dayattığı koşullar, ülkenin bir an önce darboğazdan çıkarılması hedefine yöneltmiş, bu amaçla devreye sokulan düzenlemelerin sonuçları arzulandığı gibi olmamıştır.

Savaş başladığında Türkiye, yaklaşık bir milyon askeri silah altına almıştır. Bu durum, savunma masraflarının bir hayli artması anlamına gelmekteydi. Nitekim masrafların karşılanabilmesi için para basma yoluna gidilmiştir. Para arzı, 1938’de 219,4 milyon iken, rakam 1942’de 765 milyona ulaşmıştır. Fiyatlar yüzde 350 artmış, bu zor durumdan çıkış yolu için tek çare olarak olağanüstü kazançların vergilendirilmesi yoluna gidilmiştir (Aktar, 1999: 10-11).

Millî Şef döneminde uygulamaya sokulan üç önemli ekonomik tedbirden bahsetmek mümkündür:1.Millî Korunma Kanunu: Ocak 1940 tarihinde yürürlüğe giren Kanun, vurgunculuğun önlenmesi, iaşe sorununun önüne geçilmesi ve ordunun ihtiyaçlarının karşılanması yolunda düzenlemeler içermiştir. Refik Saydam hükûmeti Kanun’a dayanarak, sıkı kontrol mekanizmaları ve idari örgütlenmeleri beraberinde getirecek bir dizi karar almıştır. Böylece, radikal politikalarla savaş ekonomisi uygulamaya sokulmuştur (Akar, 2000: 24).

Millî Korunma Kanunu, Savaş döneminde oluşan fiyat artışlarının dizginlenmesi, olağanüstü koşulları fırsat bilen karaborsacıların engellenebilmesi amacıyla çıkarılmıştır. Ancak sonuç, bekleneni verememiştir. Ekonomik yaşamda bir düzelme olmadığı gibi, fiyat artışlarındaki yukarıya dönük ivme varlığını sürdürmüştür. Öte yandan Kanun, hükûmete piyasa koşullarına müdahale hakkı vermekteydi ve bu yönde politikalar üretilmesi, yüzyılın başından itibaren sürdürülen ekonomik hayatın millîleştirilmesi veya yerli burjuvazi yaratma hedefiyle de çelişkiye düşülmüştü. Nitekim özel sektörün devlet müdahalesine açık hale getirilmesi, henüz çok cılız olan yerli burjuvazinin önünde bir tedirginlik kaynağı olarak ciddi bir set oluşturmuştur.

2.Varlık Vergisi Hakkında Kanun: Ekonomik kötü gidişe dur demenin yolu olarak Hükûmet bu kez, bir kereye mahsus olmak üzere tacirlerden vergi alınmasını kararlaştırmıştır. Bu amaçla 12 Teşrinisani 1942 tarihli Resmî Gazetede ilan edilmek suretiyle yürürlüğe sokulan Varlık Vergisi Kanunu’nun gerekçesini Başbakan Saraçoğlu şöyle açıklamıştır (Ayın Tarihi, 1942: 39-41):

“Alelumum eşya fiyatlarının bugünkü delice artışında filvaki istihsal azlığının, ithalat noksanının, yanlış tedbirlerin, bilhassa doymak bilmeyen hırsın ve ihtikârın geniş hisseleri vardır. Fakat bütün bunların tesiri kadar diğer bir vaka vardır ki o da tedavüldeki Türk parasının mütemadiyen artması ve 700 milyona çok yaklaşmış olmasıdır. (…) Tek yol tedavüle çıkan paranın bir kısmını vergi olarak geri çekmekten ibarettir. Ve bu geri alış başlıca harp yıllarında çok para kazanmış olanlardan yapılmalıdır ve yalnız bir defaya mahsus olarak alınmalıdır. Harp yıllarında en çok parayı tüccarlar kazandığı için bu Varlık Vergisi’nin en büyük yükünü bittabi onlar taşıyacaktır. (…) Ve beş yüz liradan aşağı bir mükellefiyet teklif etmemiş olduğumuza göre fakirleri ve zayıfları bu vergiden tamamen muaf tutmaktayız.”Vergilerin tespit edilebilmesi için komisyonların kurulmasına karar verilmiştir. Ancak; bu komisyonların vergi tespiti için 15 günle sınırlandırılmış olmaları, komisyon kararlarının kesin olması ve herhangi bir idari veya adli merci nezdinde itirazın mümkün olmaması, tahakkuk eden vergilerin mükellefler tarafından 15 gün içinde ödenme zorunluluğu getirilmesi, vergiyi ödeyemeyenlerin menkul ve gayrimenkullerinin satışa çıkarılmasının öngörülmesi, buna rağmen vergi borcunu karşılayamayanların yurdun herhangi bir yerinde umumi veya belediye hizmetlerinde çalıştırılacakları koşulunun getirilmesi (Resmî Gazete, 1942: 3965-3966), Kanun’un uygulanmasında ciddi sorunlar doğurmuştur. Kanun’un her aşamasında öngörülen sürelerin yetersizliği, keyfi uygulamaların yolunu açmıştır. Özellikle vergilerin tespitinde ortaya çıkan bu sorunla, malvarlıklarının satılması aşamasında da karşılaşılmıştır. Nitekim konan vergilerin önemli bir kısmında belirlenen miktarlar, mükelleflerin bütün malvarlıklarını satmaları hâlinde dahi karşılayamayacakları bir düzeyde olmuştur. Ellerindeki varlıklar da, değerlerinin altında miktarlarla satışa sunulmuşlardır. Bu durumda, bazı mükellefler için tek seçenek, Kanun’da belirtildiği gibi, yurdun herhangi bir yerinde bedeni çalışma yükümlülüğü altına girmek olmuştur. Varlık Vergisi kanunu ile Türkiye’nin kazanç ve kayıpları günümüze kadar tartışılmıştır. Devletin, vergi sayesinde azımsanamayacak düzeyde bir gelir elde ettiği söylenebilir. Ancak bu kazanç uzun dönemde bir anlam ifade etmemiştir. Nitekim ülkenin içinde bulunduğu ekonomik sıkıntılar ilerleyen yıllarda da devam etmiştir. Üstelik ülke ekonomisine birçok açıdan faydası dokunan istikrarlı ve ciddi özel firmalar da, söz konusu Kanun’un olumsuz sonuçlarından etkilenmişler ve ekonomik hayattan tasfiye edilmişlerdir.

3. Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu: 11 Haziran 1945’te Resmî Gazetede yayımlanmak suretiyle yürürlüğe giren kanunla üç temel amaç hedeflenmiştir:

-Toprağı olmayan veya yetmeyen çiftçilere, devlet arazisinden veya yetmemesi durumunda büyük toprak sahiplerinin arazilerinden toprak tahsisi yapmak,

-Üretim araçları eksik olan çiftçilere, kuruluş, onarma ve çevirme sermayesi, canlı ve cansız demirbaş vermek,

-Ülke topraklarının sürekli olarak işlenmesini sağlamak.Kanun’un hedeflediğinden ziyade, siyasal sonuçları çok daha fazla etkili olmuştur. Düzenlemeye ilk tepki, Türkiye Büyük Millet Meclisi içinden dillendirilmiştir. Nitekim CHP bünyesindeki bir kısım büyük toprak sahibi milletvekilleri Kanun’u eleştirmişlerdir. Söz konusu vekiller tepkilerini, Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’nun görüşüldüğü sırada gündeme gelen Bütçe Kanunu’na ret oyu vermekle belli etmişlerdir. Ret oyu verenlerden özellikle dördü, Türk siyasal hayatının 1945 sonrası dönemine damgasını vuracak isimlerdir: Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuad Köprülü ve Refik Koraltan.

Söz konusu dört isim, Türk siyasal yaşamında Dörtlü Takrir olarak anılan önergeyi, 7 Haziran 1945’te Cumhuriyet Halk Partisi Meclis grubuna sunmuşlardır.

Cevap Yaz

Your email address will not be published.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.