iktisadi Ekonometrik Analiz ve Ekonomi Blogu

John Stuart Mill Kimdir?

0

John Stuart Mill (1806−1873), İngiliz klasik iktisatçılarının sonuncusudur. Mantık, felsefe ve çeşitli siyasal bilim konularındaki eserleriyle 19. yüzyılın önde gelen fikir adamlarından biri olan Mill, iktisadî düşünce tarihi bakımından,  önemli orijinal katkıları olan bir iktisatçı olamamıştır.

1848’de yayınladığı Siyasal İktisadın İlkeleri adlı eserini kendisi A. Smith’in eseriyle karşılaştırmak ve onu 19. yüzyılın “iktisat” eseri olarak görmek eğilimindedir. Bu eserinde yer alan değer teorisi kendisinden önceki daha orijinal iktisatçıların teorilerinden alınma unsurlarla meydana getirilmiş, hiçbir yeniliği bulunmayan bir teori olduğu halde, Mill bununla değer konusunda son sözün söylenmiş olduğu kanısındadır. Oysa, bir kuşaklık bir süre bile geçmeden, başta kendisininki olmak üzere, klasik iktisadın bütün değer teorilerinin yerine yepyeni bir teori ortaya atılacaktır, ve bunun nedeni veya gerekçesi eskilerin yetersizliği olacaktır.

Mill’in iktisadî düşünceye tek önemli katkısı, Ricardo’nun uluslararası ticaret teorisine karşılıklı talep unsurunu getirmiş olmasıdır. Ricardo, bir ülkenin ürettiği malların üretiminde aynı malları üreten diğer bir ülkeye göre mutlak üstünlüğe sahip olması halinde bile her iki ülkenin üretimlerinde nispî üstünlüğe sahip bulundukları malların üretiminde uzmanlaşıp diğerlerini birbirlerinden almalarının tarafların her ikisi için de avantajlı olacağını göstermişti. Ancak, onun teorisiyle alışverişin karşılıklı iki mal için hangi noktada cereyan edeceği kesinlikle belirlenemiyordu. Mill, arz ve talep ilişkisinden hareketle, uluslararası ticarette malların değişim oranlarının (ticaret hadlerinin) belirlenmesinde karşılıklı talep yoğunluğunun rol oynadığını belirtti. Buna göre, uluslararası değerleri her iki ülkenin birbirlerinin mallarına karşı duydukları talebin şiddeti belirlerdi.

Senior’dan esinlenen Mill, üretimin bağlı olduğu kanunlarla bölüşümü yöneten kanunlar arasında daha kesin bir ayrım yapar. Üretimi yönetenler doğal kanun niteliğindedirler, bölüşümü yönetenler ise böyle değildir. Bunlar insan yapısı veya insan iradesine bağlı şeylerdir. Birincilere istenildiği gibi gelişi−güzel müdahale edilemeyeceği halde, diğerleri duruma ve ihtiyaca göre biçim alabilirlerdi. O, bu inancıyla, üretim ile bölüşüm arasındaki zorunlu ilişkiyi göremediğini ortaya koyar. Üretim zorunlu ve kaçınılmaz biçimde bölüşümü etkilediği gibi, bölüşüme yapılan bir müdahale üretimi mutlaka etkilerdi. Mill, bu görüşüyle, klasik iktisadın dokunulmaz güçteki doğal kanunlarının katılığını bir ölçüde veya bir yönüyle yumuşatıp birtakım ekonomik ve sosyal reform eğilimlerine bir zemin hazırlama amacını güdüyordu. İşin bir yönü insan iradesine bağlı olduğuna göre, yani ürün bir kez ortaya çıktıktan sonra bunun üstünde tasarrufta bulunmanın çeşitli alternatifleri olacağına göre, devlet bazı müdahalelerle bunun bölüşümünde daha yararlı usuller yaratabilirdi.

Mill’den söz edilirken üzerinde durulması gereken bir nokta da, onun ücret fonu denilen ve ilk kez Senior tarafından formülleştirilip ifade edilmiş olduğunu belirttiğimiz, teoriyi önceleri benimsemiş olduğu halde, hayatının son yıllarında reddetmesidir.

Bu teoriye göre, ekonomideki mevcut sermayenin işçi ücretleri olarak kullanılan kısmı (ücret−fonu denilen şey) sabit ve değişmez büyüklüktedir. Böyle olunca, işçilerin alabilecekleri ücret tamamen ve doğrudan doğruya kendilerinin sayısına bağlı bulunur. Sayıları artarsa, fonda bir değişiklik olmadığına göre, ücretleri düşer. Bu itibarla, aralarında sendikalar gibi birlikler kurup ücretlerini yükseltme yolunda çaba göstermeleri beyhudedir. Bir kısmının ücretleri artsa bile, bu, ancak, diğer bir kısmının zararına olabilir.

Marx, bir dogma olarak nitelediği ücret−fonu teorisini şiddetle eleştirir. Marx’a göre “Klasik iktisat, toplumsal sermayeyi sabit bir etkinlik derecesine sahip sabit bir büyüklük olarak düşünmeyi, her zaman pek sevimli bulmuştur.” Bu dogmaya bakılacak olursa “üretim süreci”nin yaygın olayları, örneğin, üretim sürecinin beklenmedik genişlemeleri ve daralmaları, ve hatta birikimin kendisi bile, tamamıyla kavranılıp açıklanamaz. Bu dogma… Malthus, James Mill, Mc Culloch ve bunlara benzer kimseler tarafından… apaçık mazur gösterme çabaları için kullanılmış ve özellikle de bundan sermayenin bir kısmını, değişken ya da işgücüne çevrilen sermayeyi sabit bir büyüklük olarak gösterebilmek için yararlanılmıştır. Değişken sermayenin maddî varlığını, yani bunun işçiler için temsil etmekte olduğunu tüketim araçları kitlesinin, ya da iş−fonu denilen şeyin, toplumsal zenginliğin tabiat kanunları ile belirlenmiş ve değiştirilmesi mümkün olmayan ayrı bir parçası olduğu yolunda bir masal uydurulmuştu. Toplumsal zenginliğin değişmeyen sermaye olarak, ya da, maddî yönüyle ifade edilecek olursa, birikim araçları olarak iş görecek kısmını harekete getirmek için belli bir miktarda canlı emeğe ihtiyaç vardır. Bu teknik bakımdan veri olan bir şeydir. Ne var ki, ne bu emek kitlesini akıcı hale getirmek için gerekli sayıda işçi verilmiş bulunur (çünkü, bu, bireysel işgücünün istismar derecesine bağlı olarak değişir) ve ne de bu işgücünün fiyatı veridir; verilmiş olan sadece bunun alt sınırıdır ki, bu da, ayrıca son derece oynak bir şeydir. Bu dogmaya dayanak olan vakıalar şunlardır: bir kere, toplumsal zenginliğin işçi olmayan kimselerin keyifleri için harcanacak kısmı ile üretim araçlarına dönüştürülecek kısmının hangi oranlarda olacaklarının belirlenmesinde işçinin hiçbir söz hakkı yoktur. Sonra da işçi, “iş−fonu” denilen şeyi. zenginlerin “gelirleri”nin aleyhinde olmak üzere, ancak, uygun ve istisna hallerde genişletebilir.

“İş−fonunun kapitalist anlayış çerçevesi içindeki sınırlarını, bunun toplumsal ve tabiî sınırları imiş gibi gösterme çabasının nasıl saçma bir totolojiye gelip dayandığı örneğin, Profesör Fawcett’in [Cambridge Üniversitesinde, iktisat profesörü, eserinin yayınlanma tarihi: 1885] aşağıdaki sözleriyle ortaya konabilir:

’Bir ülkenin mütedavil sermayesi, o ülkenin iş−fonudur. Bundan ötürü, her işçi tarafından elde edilen ortalama nakdî ücreti ödemek için, yapmamız gereken tek işlem, bu sermayeyi işçi nüfusun sayısına bölmekten ibarettir.’

“Bu, şöyle hareket edeceğiz demektir: bilfiil ödenmiş münferit ücretleri ilkönce bir araya getirip bir toplam bulacağız ve sonra bu toplamın Tanrı ve tabiat tarafından hesaplanıp üzerinde herhangi bir müdahalede bulunulması yasaklanmış ‘iş−fonu’nu teşkil ettiğini iddia edeceğiz. Daha sonra da kalkıp her işçinin payına ortalama olarak ne düştüğünü yeniden keşfedebilmek için, bu şekilde elde edilen toplamı işçi sayısına böleceğiz. Bu, bir eşi ya da benzeri daha bulunamayacak derecede kurnazca düşünülmüş bir usuldür.”

10/04/1986 Düzce'de doğdum. İlk ve Orta Öğretimimi Düzce Namık Kemal İlköğretim Okulununda okudum. Liseyi Düzce Endüstri Meslek Lisesinde okudum. Düzce Üniversitesi Düzce Meslek Yüksek Okulu Elektrik Bölümünü Ön lisans mezunuyum. Anadolu Üniversitesin'de İşletme Okuyorum. ilgi alanlarım; İktisat, İşletme, Yönetim ve Organizasyon, Örgüt Kültürü

Cevap Yaz

Your email address will not be published.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.