NeoKlasik Okul Kavramı-2

0

1920 ve 1930’lardaki iki temel gelişme, neoklasik ekonomi ile serbest piyasa politikaları taraftarlığı arasındaki kopmaz gibi görünen bağı ortadan kaldırdı. Bu gelişmelerden sonra, neoklasik ekonomiyi serbest piyasa ekonomisiyle aynı kefeye koymak olanaksız hale geldi. Gerçi günümüzde bazı insanlar bu durumu savunabilmektedir.

Bunların içinde 1920’lerde Cambridge Üniversitesi’nden Profesör Arthur Pigou’nun geliştirdiği refah ekonomisinin doğumu yani piyasa aksaklıkları yaklaşımıydı. Pigou, piyasa fiyatlarının gerçek sosyal maliyet ve yararları yansıtamadığı durumlar olduğunu ileri sürdü. Örneğin bir fabrika hava ve suyu kirletebilir. Hava ve suyun piyasa fiyatı olmadığı için fabrika bunları bedava mallar olarak görebilir. Ancak bu aşırı kirlilik üretiminin sonucu olarak çevre kirlenir ve toplum içindeki insanlar bundan zarar görür.

Problem, bazı ekonomik faaliyetlerin etkilerinin piyasada fiyatlandırılmaması ve dolayısıyla ekonomik kararlarda da yansıtılmamasıdır. Bu, dışsal ekonomi olarak bilinir. Bu durumda devletin negatif bir dışsal ekonomi yaratan fabrikanın kirlenme vergileri veya mevzuat vasıtasıyla daha az kirletmemesini sağlaması haklı bir uygulama olur. Buna örnek bir şirketin yaptığı Araştırma-Geliştirme (Ar-Ge) faaliyetleri olarak verilebilir.  Ar-Ge, başkaları tarafından kullanılabilecek  yeni bilgiler üreterek, bunu yapan şirketin hesabına geçenden daha çok değer yaratır. Bu durumda devletin daha fazla Ar-Ge yapabilmesi için Ar-Ge yapanlara mali destek vermesi gerekir.

Yukarıdaki durumdan biraz daha küçük bir örnek verecek olursak 1930’lu yıllarda ortaya atılan telafi ilkesini verebiliriz. Bu ilkeye göre değişim, kazananların toplam kazançları bütün kaybedenlerinkini telafi edecek ve yine de geride bir şey bırakacak kadar büyükse, Pareto kriterini ihlal ettiğinde dahi, sosyal bir iyileşme olarak kabul edilebilir. Telafi ilkesi, bazı insanlara zarar verebilecek bir değişimi desteklemelerine olanak  sağlayarak, neoklasik ekonomistlerin Pareto kriterinin aşırı muhafazakar eğiliminden kaçınmasını sağlamıştır. Sorun, telafinin gerçekte nadiren yapılmasıdır.

Bu değişikliklerle birlikte, neoklasik okulun artık serbest piyasa politikalarına bağlı kalması için bir neden kalmamıştı. Gerçekten de 1930’lar ile 1970’ler arasında birçok neoklasik ekonomist serbest piyasa ekonomisti değildi. Neoklasik ekonomistlerin hakim çoğunluğunun şu an serbest piyasanın sınırlarını tanımlayan teori yokluğundan veya zayıflığından çok, 1980’lerden bu yana politik ideolojideki değişimden kaynaklanmaktadır. Serbest piyasa politikalarına karşı çıkan neoklasik ekonomistlerin önemli kozları, Joseph Stiglitz, George Akerlof ve Michael Spence önderliğindeki enformasyon ekonomisinin gelişimiyle 1980’lerden bu yana genişlemesidir. Enformasyon ekonomisi, asimetrik enformasyonun (bir piyasa değiştokuşunda bir tarafın diğer tarafın bilmediği bir şeyi bilmesi) neden piyasaların kötü gitmesine hatta yok olmasına yol açtıklarını açıklamaktadır.

1980’lerden bu yana birçok neoklasik ekonomist de piyasa aksaklıkları olasılığını inkar etmeye kadar giden teoriler geliştirmişlerdir. Makroekonomideki “akılcı beklenti” teorisi veya finansal ekonomideki “ etkin piyasa hipotezi” gibi teoriler temel olarak insanların neler yaptıklarını bildiklerini ve dolayısıyla devletin onları rahat bırakması gerektiğini öne sürerler yada teknik terimlerle ifade etmek gerekirse ekonomik failler akılcıdır ve dolayısıyla piyasa etkili sonuç verir.

Cevap Yaz

Your email address will not be published.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.