Ülkemizde Tarım Ekonomisi

0

Ülke toplumu olarak kırsal hayata yabancı değiliz. Hemen her kesimden bir şeyler söyleyen yorum yapan çıkar. Gerek sosyal medyadan duyduğumuz okuduklarımız, gerekse büyüklerimizin yanına köye gitmemizden olsa gerek hep içimizde bir yerlerde kırsal hayat yaşatıyoruz.

Fizyokratların tarım ekonomisini ele almalarından önce tarım çok da önemsenen bir ekonomik dal değildi. İnsanların geçim kaynağını oluşturup, ritüel bir ticaret pozisyonundaydı. Malthus’un öne sürdüğü nüfus teoremi ile birlikte geometrik artan nüfusu, aritmetik artan gıda sektörü besleyemezdi. O zaman çürütülmesine karşın, günümüz modern çağında bu teori aslında kendini kanıtlamış görünüyor. Buna en iyi delil gdolu ürünlerin ortaya çıkmasıdır. Normal şartlarda üretilen tarım ürünleri maalesef ki dünya nüfusunu beslemeye yetmiyor. Verimlilik artışı, inovasyon, sürdürebilir kalkınma gibi kavramlar yeni dünya düzeninde daha yaşanabilir ve olanı en iyi şekilde kullanmamıza yardımcı olmak için ortaya atılmış ve geliştirilmiştir.

Osmanlı imparatorluğu sanayileşme süreci yaşayamadı. Buna karşın tarımda da tam anlamıyla başarı elde edemedik. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde sanayileşme atılımları yapılmış, tarımda istihdam edilen oran düşmüş, lakin tarımın ülke ekonomisine katkısı hep ön planda olmuştur.

Tarımla yakından uğraşan arkadaşımla bu konu üzerine tartıştık. Kendisi konunun içinde, yaşayan olduğu için bu kesimin duygu ve düşüncelerini daha iyi aktarabildi.

Öncelikle çiftçi kesimi derdini anlatamıyor. Özellikle memur ve işçiye göre çiftçi gerçekten susuyor. Hakkını arayamıyor. Aza tama ediyor denebilir. Çiftçi kesimi ülkemizde ticaretten çok şükürcü bir yapıya sahip. O yılki hasadın ziyan olmadan eline geçmesi, maliyeti karşılaması çiftçi için aslında yeterli bir sebep. Şehir insanına göre lüks yaşama, daha fazlasına daha iyisine sahip olma gibi bir düşünce yok. Örümcek ağı teorisinden hareketle tarım ürünlerinde dalgalı bir seyir izlenmekte. Çiftçinin eğer stokta ürünü yoksa garantisi de yoktur. Hakkını arayacağı bir sendikası da olmayınca inisiyatif tamamen devlete kalmaktadır.

Ülkemiz kendi tohumun üretemiyor. İthal tohumdan elde edilen mahsulden iki ya da üç yıl aldıktan sonra artık ürün vermiyor. Diğer yıllar da zaten verimi düşüyor. Geçmişten süregelen ata toprağı olarak adlandırıp saklanan tohumlar dışında maalesef ki ülkemiz toprakları ithal tohumlarla zehirlenmektedir. Doğallık çizgimizi kaybediyoruz. Verimi arttıran kimyasallar yüzünden doğal ürünler git gide azalıyor.

Tüketimde bisküvi patates cips gibi ürünler önemli bir yer teşkil ediyor market reyonlarında. Hiç bitmeyecekmiş sonsuzmuş gibi alışveriş yapıyoruz. Peki bunların üretimlerini ne derece biliyoruz ve ona göre tutarlı tüketim yapıyoruz. İç Anadolu bölgesinde cips üretmek için gereken patatesi almak için topraktan 4-5 katı mahsul alınıyor. Ve yıl geçtikte toprak zehirleniyor, ömrü tükeniyor. Çöpe giden ekmek sayısı ise dudak uçuklatıyor. Örneğin sadece ekmek israfını önlemek için gereğinden fazla almamak ve çöpe atmayarak yılda 3,2 milyar TL ülke ekonomimizde kalıyor.

Kırsal kesimde refah düşüklüğü de yaşanıyor. Kırsaldaki genç nüfus şehir olanaklarından istifade etmek için kente göç ediyor. Bunun birçok sebebi var elbette. Bunlardan biri düzenli gelir ihtiyacı. İnsanlar önünü görmedikleri işe girmek istemiyorlar. Çiftçi ise her yıl bununla yüzleşmek durumunda kalıyor. Kuraklık don vs gibi bir sebep o yılki ürünü telef edip çiftçiyi borçla baş başa bırakabilir. Şartlar böyle iken kırsaldaki genç nüfusun düzenli gelire sahip aylıklı bir işte çalışma isteğini haksız bulmamak gerek.

Verimli tarım topraklarına sahip olmamıza rağmen teknolojik gelişimimizi sağlayamadığımız için bir kamyon buğday, bir çanta dolusu ithal cep telefonu karşısında ikame olabiliyor. Tarımda başarıyı elde edememişken hizmette sanayide büyüme kalkışıyor ve üç sektörde de standartları yakalamakta zorlanıyoruz. Öncelikle ülkemiz tarıma ekonomisine ağırlık vermeli. Tarım lokomotif sektör olmalı ki sanayiyi itici güç olsun. En basitinden yerli üretilebilecek pulluk traktör ekim aleti gibi ürünler yerli sanayiyi teşvik edecek ve ülke paramızın dışarı çıkmasını önleyecektir.

Tarımda işgücü ihtiyacı da gün geçtikçe artıyor. Yukarıda saydığım sebeplerden ötürü kırsal çalışacak eleman ihtiyacı son yıllarda yaşanan mülteci akınıyla beraber geçici çözülüyor. Kırsaldaki eleman ihtiyacı özellikle güneydoğu bölgesinde Suriyeli mülteciler yoluyla kapatılıyor.

“Çiftçi, para kazandığı sürece işçi alır.”

Ülkemiz tarıma ciddi destekler sağlamaktadır. Somut rakamlarla bu konuyu açacak olursak ;

Buğday ekim makinasının satış fiyatının 9.000 TL olduğunu varsayalım. Belirli dönüm sahibi olma şartını sağlıyorsan %40 hibe alıyorsun. İş buraya kadar iyi. Ama bundan sonra bozulmalar mevcut. Çiftçinin hibe aldığını bilen bayide makine fiyatları yüksek. Desteksiz uygulanan fiyattan alsa devletin parası hazinede kalacak. Bayi hibeden kendine de pay çıkararak fiyatları yükseltmekte. Desteksiz zaten makine almak ortalama çiftçi için çok zor.

Bunun dışında gübrede KDV kalktı. Kalktı fakat tavan fiyat uygulaması yapılmadığı için aradaki fark da çiftçiye yansımadı. Bu işten de aracı kurumlar kar etti. Alışmışlıktan dolayı çiftçi de gübre fiyatlarını sorgulamıyor.

Enflasyon, destekteki artıştan yüksek oluyor. Destekleme enflasyonu karşılayamadığı için piyasa koşullarında erimiş oluyor. Ayrıca çiftçiyi kredi almaya iten sebepler araştırılmalı. Krediyle ekim yapan çiftçi hasat zamanı krediyi ödediğinde tekrar nakit sıkıntısı çekmektedir. Bu sistem çiftçimizi krediye bağımlı hale getiriyor. Stok yapılamadığı için güvence de kalmıyor. Tasarruf özendirilmeli ve ülkemizin bel kemiği tarım sektörüyle uğraşanlar krediler altında ezilmemeli.

Toprak toplulaştırması

Asıl amaç, üretimde atıl kalan kısmı üretime kazandırmak. Arazinin geometrik şeklini düzenleyerek dönüm başı değişken maliyeti minimize etmektir.

Bu durum küçük çiftçiyi piyasadan silebilir. Uzun vadede tarımda tekelleşme görülmesi uzak değil. Büyük toprak sahiplerinin belirmesine sebep olabilecek bir uygulama olduğundan denetimi arttırılmalı.

Ülkemizde sulama koşulları çoğu coğrafyamızda yanlış bir şekilde yapılmaktadır. Aşırı gübre ilaç, anız yakımı gibi sebepler toprağın ömrünü kısaltmaktadır. Uzun vadede toprağın çölleşmesine neden oluyoruz. Anız yakımına cezai yaptırım yeterli olmamaktadır. Bunun yerine çiftçiye, bir dönüm anız temizleme maliyeti olarak mazot desteği sağlasa, yani daha kısa ifadeyle anızını koruyan çiftçiye daha fazla para verilse, çiftçi cezai yaptırım yerine bu sistemi benimseyebilir ve toprağı öldürmekten vazgeçebilir.

Ülke hepimizin. Toprak sadece bizim değil, bizden sonraki de neslin gıda kaynağı olacak. Toprağa zarar vermeden ihtiyacımız kadarını tüketmeliyiz. Verimli ovalara fabrika kurmaktan, şehirleşmeye açmaktan vazgeçmeliyiz. Toprağı zehirleyen kimyasallar yerine yerli teknolojik tarıma ağırlık vermeli, bu konuda ar-ge faaliyetlerini arttırmalıyız. Tarım ülkemiz için kalkınmada itici sektördür.

 

Bu yazıyı yazmamda bana yardımcı olan değerli dostum Kubilay Kızıltuğ’a teşekkür ediyorum.

Cevap Yaz

Your email address will not be published.