Yeni Liberalizm ve Sosyal Politika- 3

0

Liberalizm genel anlamda nazari temelleri, tarihi gelişimi, belirli sınırları, ekonomik ve siyasi muhtevası olan bir bütündür. Bu haliyle liberalizm de bir ideolojidir. Bu bütün bölünemez, yarısı kullanılamaz, bütünden alınan bazı unsurlar, müstakilin liberalizm olarak tanıtılamaz. Unsurlarının tam olmadığı ve bir ideoloji bütünlüğüyle kabul edilmediği yerde liberalizm yoktur. Batılı manada demokratik gelişim, büyük oranda liberal ideolojinin ürünüdür.

Bunun dışında ferdiyetçi ve hürriyetçi olduğunu da söylemek mümkün. İnsanın maddi ve manevi yapısına, hak ve hürriyetlerine saygı duyan, insana güvenen, insanı devlete adanan kurban değil, devleti insan ve insan topluluğunun ihtiyaçlarını karşılama vasıtası olarak gören bir sistemdir liberalizm düşünce. İnanç ve ifade vs. hak ve hürriyetlerinin kısıtlandığı yerde liberalizm yoktur. Liberalizm, devlet organlarının ve tüm yönetim kadrolarının en geniş biçimde, serbest seçimle oluşmasını, siyasi iktidarın devamlı bir murakabe altında bulundurulmasını, bu maksatla siyasi teşkılatlanma serbestliğini gerektirir. Kanun karşısında eşitlik ve sağlam bir adalet nizamıyla yaşar. Adaletin yeterli hassasiyete ve tam bir güvene kavuşturulmadığı yerde liberalizmden söz edilemez.

Bunun dışında liberallere göre de ekonomide güdümcülük, himayecilik veya devlet kapitalizmi sonuçta insanları siyasi iktidara bağımlı kılar. Buna karşılık liberal ekonominin tabi kanunları olduğunu kabul eder ve bunlara güvenir. Liberalizm devletçiliğe işte bu yüzden karşıdır. Ancak devlet eliyle fert zengin edilmesi veya dış ticarette oligopolcülük (çok sayıda alıcı ihtiva eden piyasa) liberalizmle bağdaşmaz. Liberal doktrin, milli hakimiyet teorisini ve paralelinde liberal milliyetçiliği geliştirmiştir. Devlet mahiyeti icabı mevcut olduğu anda yeterince güçlüdür. Demokrasi ve liberalizm, devlet gücünün siyasi iktidarlar tarafından fert aleyhine istismarının önlenmesi düşüncesinin de ürünüdür.

Bugünkü manada liberalizm, Osmanlı toplumunda da 19. Yüzyıl sonlarından itibaren taraftar toplamaya başlamıştır. Yüzyılımızın başında Türkiye de ilk ve en önemli liberal düşünür ve teorisyenin Prens Sabahattin olduğu kabul edilir. İkinci meşrutiyetin arifesinde liberalizmin Osmanlı aydınları arasında genişçe bir taraftar grubu topladığı görülür. Liberal çizgiye yakın hareket ilk defa Ahrar Fırkası adıyla teşkilatlanmıştır. Ahrar Fırkasını, Hürriyet ve İtilaf Fırkası ve mütareke yıllarında kurulan daha önemsiz bazı partiler takip eder.

Çoğu aydınlarımız liberalizmi “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” tekerlemesinin kendirlerince yorumundan ibaret görürler. Yalnızca ekonomide devletçiliğe karşı yazılmış olan bu ifade kuşkusuz dört yüz yıllık bir büyük fikir akımının anlaşılmasına yetmez. Her şeyden önce liberalizm başıboş değil, hukuklu bir düzenin oluşmasını öngörür.19.yüzyıl da çok partili, parlamenter sistemin uygulandığı ülkelerde İngiltere, Belçika, Hollanda da liberal adını taşıyan partiler uzun süreli iktidar dönemlerini gerçekleştirmişlerdir.

Çok partili, parlamenter, demokratik düzene geçemeyen; Avusturya, Prusya, Rusya gibi ülkelerde de iktidarlar, liberal felsefenin etkisinde, köklü, siyasi, hukuki, ekonomik reformları yapmak zorunda kalmışlardır. Liberal ideoloji antiemperyalist milliyetçilik akımlarının yanında sanatın her dalında, romantizm akımının gelişmesine de kaynaklık etmiştir. Kısaca; çağdaş batı demokrasisi liberal devrim temeli üzerinde, on dokuzuncu yüzyılda kurulmuş ve gelişmiştir. Birinci dünya savaşından sonra liberalizm çok yönlü bir kriz dönemine girmişti. Bu dönemde başta Keynes doktrini olmak üzere müdahaleci doktrinler itibar gördü. Refah devleti, sosyal devlet görüşleriyle bu doktrinler paralelleştirildi.

Keynes modelinin uygulanması amacıyla, Amerika, İngiltere ve Fransa da devlet fabrikaları, devlet çiftlikleri, devlet ticarethaneleri, devlet bankaları kurulmadı. Neoklasik ekonomik tedbirlerinin uygulandığı yerlerde, ekonominin, klasik-liberal yapısı büyük ölçüde korundu.1970’li yıllarda yaşanan ekonomik kriz ile Keynesyen talep yönetimi politikaları ve keynesyen uzlaşma sona ermiş, serbest piyasa tipi toplumsal örgütlenmeler Keynesyen sosyal devlet anlayışının toplumsal örgütlenmelerine göre daha üstün kabul edilmeye başlanmıştır. Serbest piyasa ekonomisi, sosyal devlet demokrasisine oranla açık bir ilerleme, ekonomik etkinliğin sağlayıcısı ve sosyal devletin desteklediği “devlete bağımlılığın” karşıtı olarak, bireysel bir özgürlük ve sorumluluk anlayışının güvencesi olarak sunulmuştur.

Yeni yaklaşıma göre toplumsal diye bir şey bulunmamaktadır. Sadece aile ve bireyler vardır. Diğer taraftan devlet düzenlemeleri ve kamu sektörleri, entegre olmuş küresel bir kapitalizmin önündeki en ciddi en büyük engelleri oluşturmaktadır. Pazar ekonomisini dünya çapında egemenliği temelinde, üretim, ticaret ve sermaye hareketlerinin önündeki engellerin kaldırılmasını ifade eden küreselleşme yeni bir sermaye birikimi modeline geçildiğine işaret etmektedir. Üretim de küreselleşme ile üretim ve iş organizasyonlarının dayandığı teknoloji tabanının değiştiği anlatılmaktadır.

1970’lerin başına kadar talep yönlü politikalarla desteklenen, büyük ve istikrarlı pazarlarda standart mallar, kitlesel ve seri üretimi ifade eden Fordist üretim sisteminin sınırlarına ulaşılması, verimlilik artışlarını yavaşlatmış kar oranlarını düşürmüştür. Talep doyması, tüketici tercihlerindeki değişmeler, ürün niteliğindeki değişmeler, pazarların daralması, üretim ve iş organizasyonundaki bozulmalar kar oranlarındaki düşüşün nedenlerini oluşturmuştur. Daralan pazarlara, artan rekabete uyum sağlayabilmek, ayrıca emek verimliliğindeki yavaşlama ve kar oranlarındaki artışı kesintiye uğratan kısıtları aşabilmek için post fordist üretim sistemini devreye sokulmuştur. Post Fordizm, istikrarsız ve küçük pazarlarda değişken nitelikli talebe cevap veren, üretimin ileri teknolojiye ve nitelikli işçi gücüne dayalı olarak yapıldığı, ürün niteliklerinin (kalite, tasarım) ön plana çıktığı bir üretim sistemi olduğunu söyleyebiliriz. Bunun yanında üretim normlarında, tüketici tercihlerinde ve kurumsal formlarda (devlet, para-kredi, dış ticaret) köklü bir değişimin yaşandığı yeni bir süreç ortaya çıkmıştır.

Ekonomik kriz, devletin ekonomiye müdahalesini azaltması yönündeki eğilimlere hız kazandırırken, yeni liberal politikalara dönüş süreci de başlamıştır. Yeni liberal politikalarla, kamu müdahalelerinin serbest piyasa ekonomisinin işlerliğini azalttığı iddia edilmiştir. Artan kamu açıkları, sosyal harcamaların kısılmasının, sosyal politikalarda atılması gereken geri adımın gerekçesi olarak gösterilmiştir. Refah ve devleti ve sosyal politika önlemlerinin beklenen sonuçları gerçekleştiremediği öne sürülmüştür.”Eleştiriler sosyal harcamaların ülkelerin ulusal gelirleri içindeki paylarının çok önemli miktarlara ulaşmasına karşın, tüm bireyler yönünden yoksulluk, işsizlik, güvencesizlik sorunlarının aşılamadığı; eşitliğin sağlanamadığı: devletin bireyin yaşamına pek çok yönden müdahale ettiği; hantal bir kamu bürokrasisine neden olunduğu, refah devleti harcamalarının yüksek maliyetinin taşınamaz düzeylere ulaştığı ve harcamalarda etkinliğin sağlanamadığı noktalarında yoğunlaşmıştır.”

Ekonomik büyümenin duraklamasının yanı sıra farklı çıkar gruplarının ortaya çıkışı ve bunların farklı taleplere sahip olmaları, işbirliği ve dayanışma duygusu gerektiren sosyal politikaların uygulanabilme şansını azaltmıştır. Örneğin çalışanlar içinde oranları artan beyaz yakalılar sendikalılar sendikalaşmaya sıcak bakmamakta, sendikal hareket güç kaybetmektedir. Mavi ve beyaz yakalılar arasında farklılaşan çıkarlar, dayanışmayı zorlaştırmaktadır.

Seksenler “devletin küçültülmesi” hedefi doğrultusunda, sosyal harcamaların kısıldığı, sağlık, eğitim, sosyal güvenlik gibi sosyal politika alanlarının serbest piyasa koşullarına yönlendirildiği yıllardır. Anılan dönemde özelleştirme, bağımlılık kültüründen kurtulmanın yolu olarak lanse edilmiştir. Pek çok ülkenin yeniden yapılanma programlarının bir parçası olarak özelleştirme, özellikle de sosyal güvenlik sisteminin özelleştirilmesi gündeme getirilmiştir. Neoliberal küreselleşme sürecinde devletin küçültülmesinin ve gündemin kısa dönem sorunlar üzerinde odaklanmasının azgelişmiş ülkelerdeki en önemli etkileri sosyal politika alanında yeni yeni yeşermeye başlayan refah devleti anlayışının giderek zayıflaması ve sanayileşmenin gündemden düşmesidir. Sanayileşmiş ülkelerde yoksulluğun nedenleri, ekonomik yapıda ve buna bağlı olarak istihdam olanak ve yapısındaki değişiklikler yerine, giderek bireysel olarak yoksulların kendilerinde ve sosyal yardımların çalışmamayı özendirici etkilerinde aranmaya başlanmış ve refah devletine yöneltilen eleştiriler için ek malzeme oluşturmuştur.

Sosyal politikaların tarihsel gelişimi, sosyal politikaların, sermaye birikimi modeline ve sosyal, siyasal yapılara göre şekillendiğini göstermektedir. Sermaye birikiminin zaman içindeki gereksinimlerine uygun düşen sosyal ve siyasal uyumun geliştirilmesinde, sosyal politika uygulamaları önemli bir rol üstlenmiştir. Tüm modern devletlerde serbest piyasa ekonomisinin yarattığı sosyal eşitsizlikleri düzeltmeye yönelen sosyal politika uygulamaları, Batı Avrupa ülkelerinde bireyi toplumla ve ekonomiyle bütünleştirme işlevini sürdürmektedir.

Avrupa Birliği’nin 1986 eylem programına bakıldığında, ekonomik ve sosyal politikalarda, topluluk ve ulusal düzeyde esnekliğe ve deregülasyona yönelme yaşandığı gözlenmektedir. Seksenlerdeki bu geri adıma karşılık, doksanların ikinci yarısında Avrupa Birliğinin sosyal politika anlayışında umut verici gelişmelerin yaşandığı saptanmaktadır. Ekonomik büyümenin gerçekleştirilmesinde büyüme ve sosyal adalet arasında denge kurulması, eşitlik ilkesinin tam olarak uygulanması, hızla gelişen teknolojiyi yakalamak için çalışanların bilgi ve eğitim düzeyinin yükseltilmesine önem verilmesi yeni stratejinin önde gelen hedefleri arasındadır.

Ekonomik büyümenin gerçekleştirilmesi için, Avrupa’nın ulaştığı refah düzeyinden fedakarlık beklenemeyeceği hatta sosyal refahtaki ilerlemenin devam ettirilmesinin vurgulanması önemli bir gelişmedir. öncelikli ihtiyaçlar arasında: yüksek çalışma standartlarının daha ileriye götürülmesi, cinsiyet ayrımının tamamen ortadan kalkması, sürekli eğitim aracılığıyla toplumların rekabet gücünün arttırılması, karar alma sürecinin daha demokratik hale getirilmesi daha aktif bir toplum için herkesin çabalarını birleştirilmesi, işçilerin çalışma şartlarının iyileştirilmesi yer almıştır. Avrupa ekonomik büyüme ile sosyal adalet arasında yeni bir dengeyi kurmaya çalışmaktadır.

KAYNAKÇA

Talas, C.  T. 1992. Türkiye’nin açıklamalı sosyal politika tarihi. (Talas 1992)

Erdoğdu,  S. E. 2004. Çalışma ortamı dergisi sayı:75 (Seyhan Erdoğdu 2004)

Berzeg,  Liberalizm demokrasi kapıkulu geleneği (Kazım Berzeg 2000)

Başdemir,  H. B. Liberalizm ahlaki değerler, liberte yayınları (Hasan Yücel Başdemir 2009)

 

Cevap Yaz

Your email address will not be published.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.